18 Temmuz 2008 Cuma

Gösterilen İle Gösterilmek İstenen Arasındaki Fark

















Burak Delier



Şinasi Güneş

“Free Kick” (Serbest Vuruş) sergisi adındanda anlaşılacağı gibi serbest vuran bir sergi oldu. Ama bu serbest vuruş biraz fazla serbest oldu. Gerçi Halil altındere bu serbestliği gençlere olanak tanımak gerekçesi ile kurguladığını söylese de, bu serginin problemlerini kapatmaya yetmedi. Sonuç olarak bienale paralel ve sanki onun parçası gibi konumlanan bir serginin ciddiyeti ve ağırlığı ile örtüşmedi. Sergi ortamı, üretimlerin tekil olarak vede birbirleri ile olan ilişkilerinin okunuşunu gölgeleyen hatta algılanmasını bile imkansız kılan bir yapıdaydı. Böyle bir enflasyonda ve sıkışıklıkta zaten problemleri aşılamamış ve görsel daveti olmayan çalışmalar ucuzlaştı. Sergi esnasında bunalan izleyici çareyi bir ana önce mekanı terketmekte buldu. Hemen karşısında yer alan “Çekim Merkezi” gerçekten bir çekim merkezi olmayı başardı( ironik ama her sergi adı gibi oldu), sergi daha doyurucu ve nitelikli işleri ile “Free Kick” sergisini bir yerde sabote etti. Çünkü bu durum karşılaştırmamayı imkansız kılıyordu. Gerçi bu mekanın steriliğinden yola çıkarak, burjuva imalı eleştiriler getirilip , “Free Kick” sergisinin ne domokrat ve halkçı olduğu söylenmeye çalışılsa da malasef bu açıklama girişimi de sergiyi kurtarmaya yetmedi.

Sergi gösteri toplumunun tüm semptonlarını yansıtıyordu. Eglenceye ve hızlı tüketime dönük yapısıyla bu sıfatı hakketti. Sergi bununla paralel bir üretim zihniyeti ile seyirci önündeydi. Böyle olması kaçınılmazdı çünkü tüketim mantığının iç yapısı buna zorluyordu.Siyasi oldukları vaaz adilen çalışmalar, bu siyasallıklarından ötürü önemli bir konuma oturmayı talep ediyorlardı. Ama siyasallık bu tür çalşmaların günümüz türkiyesinde önemli bir koşulu olarak algılansa da ( cesaretlerini takdir etmeliydik çünkü) sanatsal olanın yeterli koşulu hiçbir zaman olmamıştır. Tarih ideoloji tarafından manipüle edilen çalışmalar ile doludur. İnanmayan Hitler Almanya’sına ve Stalin Rusya’sına baksın. Bu çalışmalar asla sanat tarihinde değerli bir yere oturmamıştır. Ama elbet, zemzen kuyusuna işeyen de tarihe kalmıştır o başka. Tarihe geçmek tek değer olunca (zengin olmak gibi), işte herşey aslından uzaklaşmaya başlar. Bu yüzden maalesef bu çalışmalar amaçladıklarına belki yakın, ama amaçladıklarını vaaz ettikleri şeye uzak düşmüşlerdir. İllüstratif ağırlıklı karikatürize edilmiş bu ürünler entellektüel altyapıdan yoksunluklarıyla, sanatsal olana uzak düştükleri gibi politik olana da uzak düşmüşlerdir.

Olumlu olan tek şey sergi katoloğunun grafik dizaynının başarılı bir şekilde kotarılmış olmasıdır. Sadece buna baksak belki çok başarılı bir sergi olduğunu söyleyebilirdik. (sergi katologlarının neden bunca önemsendiği böylece bir kez daha anlaşılmış oldu)

Sanatın Hâli, Pür Melâli Üzerine Çevrimiçi Bir Söyleşi


Fatih Balcı: Merhaba.

Şinasi Güneş: Merhaba.

Fatih Balcı: Bu akşam sanatın durumu üzerine konuşmak üzere bilgisayar başındayız. Bu oldukça geniş bir konu, birçok boyutu içinde taşıyor ama bir yerden başlamak gerekiyor.

Şinasi Güneş: İstanbul’da tezahür eden son gelişmelerle başlayabiliriz. İstanbul’da şu sıralar neler oluyor?

Fatih Balcı: Gözlemlediğimiz bir şey var. Bize gençliğimizin ilk döneminde öğretilen, bizim bir şekilde içselleştirdiğimiz sanata ve sanatçıya ilişkin, bunların işlevi üstüne, yargılarımız var. Örneğin bakıyorum sanatı hiçbir zaman bir iş olarak görmemişiz. Yani para kazanmak için yaptığımız profesyonel bir şey olmamış bu. Bu daha çok bir uğraş ve bu uğraşın yapılmasında belirleyici olan bundan bizim aldığımız zevk. Bu zevk elbet kendimizi ve dünyayı anlamamız için bize sağladığı olanaklar, açtığı kapılar. En azından bunu uzun süre böyle düşündük. Şimdi oldukça naif, hatta söylendiğinde insanı epey saf gibi gösteren bir kavrama biçimi bu.

Şinasi Güneş: Eczacıbaşı Modern Sanat Müzesi’ni, Kıraçlar da Pera Müzesi’ni açtı. Ardından Sabancılar Emirgan’daki müzede Picasso sergisini açtılar.200 binin üzerinde insan ziyaret eti sergiyi. Soru şu: Varlıklı zümre çağdaş sanata niçin yatırım yapmaya başladı?

Fatih Balcı: Gelmek istediğim yere kısa yoldan girdin. "Under Construction" Güncel Sanat Mekânı, Tepe Gurubu da bu işe girdi.

Şinasi Güneş: Sanatın iletişim için olduğunu düşünerek içine dâhil olduk. Oysa bugün sanatın kendisi değil imajı önemli hale gelmiş durumda.

Fatih Balcı: Epey bir süredir sanat denilen şeyin doğasında bir dönüşümü gözlemliyoruz. Son birkaç yıldır ise şiddetlenen bir metamorfoz var gibi geliyor bize.

Şinasi Güneş: Bunlara paralel gelişen bir olay var ki o da Borusan Sanat Galerisi’nin kapanması. Onca çabaya rağmen Türkiye’de istikrarsızlık hayatın her yanını vuruyor.
Fatih Balcı: Borusan olayı ilginç, sanatın prestije ve bunun da paraya dönüştürülebildiği bir dönemde bu mekânın kapanması ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken bir durum.

Şinasi Güneş: Sarkis’ten, Aksanat’ta, sergisinin açılış kokteyline girerken davetiye istenmesi, yine aynı şekilde Yapı Kredi Sanat Galerisi’nde Joseph Beuys açılış kokteyline davetiyesiz kimsenin alınmaması, sanatın iş dünyası tarafından manipüle edildiğini bize gösteriyor. İş dünyasının sanatsal alanı eline geçirmesi, küçük bir grubun kendi arzu ve amaçlarıyla alanı dönüştürmesine neden oluyor. Zaten bu anlamda cılız bir yapı var Türkiye’de. Nitekim küçük olan sanatsal alanın, bu şekilde yaşamsal damarları da kesiliyor.

Fatih Balcı: Batılı ülkelerin 1960’lardan sonra girdiği sürece bizde dâhil olduk. Yoksa ülkemizde Kapitalizm sağlıklı gelişiyor diye sevinmeli miyiz? :) Daha önce sanatsal alan hiçbir şekilde rant getirici olmadığı için bu alan ancak “çılgınlar” tarafından dolduruluyordu. Gerçi o zamanlar da özel sektörün bu alana yatırım yapmamasından şikâyet ediliyordu. Ama arada kesin bir ayrım var; artık sanatsal alanı profesyonel iş bilgisiyle donatılmış işletmeciler doldurmuş durumda. Tüm çılgınlar bu arada kapı önüne süpürüldü.

Şinasi Güneş: Türkiye’de devlet sanatı yönlendirmekte oldukça etkisiz kalıyor. Hele şu anki hükümetin kültür politikası yüzünden devletin elindeki mekânlar ölü gibi yatıyor. Bizdeki pratiğin tam tersi Fransa’da mevcut. Fransa’da sanatı devlet yönlendiriyor ve korkunç bir gelir elde ediyor. Bu mukayese düşünüldüğünde tartışılacak bir noktada olduğumuzu görmekteyiz.

Fatih Balcı: Fransa’da devletçi gelenek çok daha güçlü; aslında bizde de fena sayılmaz ama oradaki üretkenlik bizde yok. Ama sorun yine aynı yerde düğümleniyor. Bu mekânlar devlete de ait olsa sonuç çok değişmeyecek gibi. Bizdeki bürokratik yapı düşünülürse… Para kazanmanın dominant değer olduğu bir yerde, sanatsal olanın niteliğinin değişmesi kaçınılmaz. Elbette her dönem parayı veren düdüğü çalmıştır. Ama böylesine her olguyu ve değeri içine alıp eriten ve daha sonra yeniden döken bir ortamı solumadık.

Şinasi Güneş: Aslında birkaç yıl önce Sultanahmet’te ilginç bir olay yaşamıştım. Gülhane’den Topkapı Müzesine kadar olan o dar ve uzun yolda 16 bin kişi bekliyordu. Soruşturduğumda müzeler haftası nedeniyle o gün müze girişlerinin bedava olduğu tarafıma iletildi. O gün izdiham oluyor gerekçesi ile müzeleri kapattılar. Hem insanların buraya gelmemesinden yakınacaksınız hem de ilk tanınan fırsattaki izdihamı görüp ürkeceksiniz. Sanki bundan rahatsız olunmuş gibi geldi bana.

Fatih Balcı: Müzeler belli bir düzeyde sanatın, kültürün tüketilmesi için gerekli. Ama müzelerin sanatın kısa yoldan ve ucuza tüketileceği mekânlar olduğu unutulmamalı. Bu tür bir tüketicilik daha çok turistik bir mantıkla gerçekleşiyor.

Şinasi Güneş: Müzeler büyük alışveriş merkezleri gibi geniş zaman dilimlerinin tüketildiği yerler. Türk izleyicisi yeni bir yaşayış moduna giriyor.

Fatih Balcı: Belki de sergiler, restoranlar ve bu gibi şeylere müşteri sağlamak için bir araçtır. Abartılı bir sav ama genel mantık doğru. Aynen televizyonlar gibi... Filmler falan hep reklâmlar için bir bahane değil mi?

Fatih Balcı: Hem kâr mantığı çerçevesinde yönetiliyorlar, hem de sanatsal otorite olarak duruyorlar. İşte böyle bir ortamda sanatın ve sanatçının alacağı formun ne olacağı konuşulmalı ve düşünülmeli.

Şinasi Güneş: Sence güncel sanat ortamını müzeler ve yeni açılan mekânlar tetiklemez mi?
Fatih Balcı: Niceliksel bir artışın olacağı yani sanat dedikleri şeyin yayılımının ve tüketiminin artacağı kesin... Ama sanatın niteliği ne olacak; anlamaya çalıştığımız şey bu.
Şinasi Güneş: Başka bir durum, insanlar Picasso sergisine para ödeyerek girdiler. Reklâm plastik sanatları da sattırıyor demek ki.

Fatih Balcı: Ben Picasso sergisinde tuhaf duygulara kapıldım. Millet kuyruğa girdi sergiyi gezmek için. Çıkanlara ne anladıkları sorulduğunda birçoğu bir şey anlamadıklarını itiraf ediyordu. Şimdi gezilen Picasso falan değil ki, gezilen popüler kültürün bir figürü haline getirilmiş “Picasso imgesi”. Japonya’ya Mona Lisa’yı götürdüklerinde millet öyle yığılmış ki insanlara bakmak için saniyelerle zaman vermişler. ...Şimdi senin baktığın nedir?

Şinasi Güneş: Ben Paris'teki Louvre Müzesi’nde kalabalık yüzünden Mona Lisa’ya doğru düzgün bakamadım bile. O kadar yüceltilmiş ki insanlar resmin küçük olduğunu fark ettiklerinde müthiş şaşırıyorlardı?

Fatih Balcı: Aslında Mona Lisa popüler kültürün kurmacası. Mona Lisa görülemeyecek bir şekilde çoktan kayboldu.

Şinasi Güneş: Bu durumda sanatsal olan güme gitmiş durumda.

Fatih Balcı: Galiba öyle; maalesef… Nasıl bilim, ilk ortaya çıktığındaki amaçlarını, ideallerini taşımıyorsa; sanat da 18. yüzyılda oluşturulan anlamlarını taşımadığı gibi, Modernizm’in ona yüklediği işlevselliği taşımıyor bugün. Bilim dediğimiz şey ekonomik girdi sağlayacak alanları araştıran bir etkinliğe dönüştü. Gerçeği aramak gibi değerler, amaçlar artık bilimsel olanın çok uzağında. Bilgi nasıl bu mantığın esiriyse sanat da bu ilkenin dışında durmakta zorlanacaktır. Kendi başına anlamlı olabilmesi mümkün değil gibi. Bu yüzden gösteri dünyasının bir parçasına dönüşüyor. İlginç bir şekilde sanat toplumsal olanın dolaysız bir parçasına geri dönüyor. Sanatın topluma olan eleştirel mesafesi kayboluyor. Modernite öncesi bir döneme geri dönüş bu. Mısırlılar gibi ya da Ortaçağ sanatının toplumsal durumunu anımsatıyor.

Şinasi Güneş: Resim dediğimiz olgu buna tamamen kendini teslim etmiş durumda. Hatta güncel sanat ile uğraşanların bile bu durumun uzağında kalamadıklarını gözlemleyebiliyoruz sanırım.
Fatih Balcı: Evet kesinlikle. Güncel sanat çevreleri kendi varlık sebeplerini bile unutarak, gözden uzak tutarak bu sürece katılıyor. Çünkü başka bir şekilde var olması mümkün olmayacaktır. Yapılan işlere bak; frapanlaşmaya, sloganlaşmaya çok açık. Akıntıya karşı konulamadığı için bu süreç büyüyerek devam ediyor. Nasıl bilgisayar diline dönüşmeyen hiçbir bilgi sisteme dâhil edilemiyorsa, bu çalışmalarda kendinden önce ortaya çıkmış bu yapının filtrelerinden geçmek zorunda kalıyor.

Şinasi Güneş: O zaman başa dönüp neydi bu sanat yahu, sanatçıdan biz neyi bekliyorduk demek lazım. Yolda kaybettiğimiz şeyi bulmak için başa dönmek mantıklı.

Fatih Balcı: Hatırlamaya çalışalım: Bizim tanımımız sanırım daha çok 18. yüzyıldan bu yana şekillenen bir kavram: Özgünlük, yaratıcı hayal gücü, duyarlılık, eleştiri vs. Dinin çöküşü, sanatçıya yeni işlevlerin yüklenmesine yol açtı. Deha gibi bir kavram bu şekilde anlaşılabilir. Gerçeklikten, başka kimselerin göremediği, algılayamadığı olgulardan bizi haberdar eden bir deha; uyuşmuş duyarlılığımızı sarsan biri. Bunun adına topluma mesafeli, kendini dışarıda bir yerlerde konumlayan ve bu uğurda bedel ödemeye hazır biri. Daha sonra sanatçı toplumun ilerlemesinde inşa edici güçlerden biri olarak görüldü. Modern toplumun zihinsel inşasında en önemli görevler ona verilmişti.

Şinasi Güneş: Aslında günümüzde, Postmodernizm’den bahsedilen bir zamanda sanatın bu büyük eğlence endüstrisinin parçası haline dönüşmesi, bizi tekrar önemli olan şeyleri aramaya itiyor. Bu bir nostalji mi!? Sanat her zaman manevi bir nokta olmalı. Sanat bu mekaniklikten, sığlaşmadan sıyıracak tek kurtarıcı gibi görünüyor hala bana.

Fatih Balcı: Bu anlamda sanatçı yalnızlaşmayı, acı çekmeyi de kabul etmiş biriydi. Ama bu onu aynı zamanda yüceltiyordu. En azından kendini böyle algılıyordu. Toplum da sanatçıların çılgınlığını bunlar adına hoş karşılıyordu. Şimdi soruyu yine soralım. Günümüz sanatçısı ne kadar bunlara uyuyor?

Şinasi Güneş: Türkiye'de acı çektiği kesin.

Fatih Balcı: :) :)Kendisi için acı çekiyor ama başkaları için değil sanırım. Şimdi gerçekten bağımsız ve muhalif bir kişinin bu ortamda var olması mümkün mü? Günümüz sanatçısı kimlerle uzlaşıyor, ne tür ittifaklar yapıyor?

Şinasi Güneş: Sorun şu: Ekonomik baskılar ve yaptırımlar sanatçının alternatif yanını törpülüyor. Sistemle uzlaşmasını sağlıyor. Bağımsız ve muhalif bir kimliğin öne çıkması mümkün değil. Bugün “anarşist ” yaklaşımların da sanat alanında tükenmiş olması üzücü.

Fatih Balcı: Sanatsal tekellerden söz ediliyor.

Şinasi Güneş: Kesinlikle. Kurumsal ilişkileri ellerinde bulunduran insanların başını çektiği tekeller bunlar. İstenilen, belirli bir sanatçı tipolojisinin oluşmasına neden oluyorlar.

Fatih Balcı: Şimdi gerçekten bir sanatçı kendini göstermek, sesini duyurmak için ne yapabilir? Barajlar nelerdir? Nelerle uğraşması gerekir?

Şinasi Güneş: Bir kere tanıtımını yapmak zorunda. Bu zaten başlı başına ödün vermeyi gerektiriyor.

Fatih Balcı: Niye tanıtım olgusunu başa koydun?

Şinasi Güneş: Çünkü bir sanatçının var olabilmesi buna bağlı. Kendi köşende ürettiklerini sanatsal ortama açman gerekiyor.. Bu çok zor çünkü dünya gerçekten küresel bir köye dönüşmüş durumda ve pazar nasıl sadece yerel bir şey değilse, sanat da yerel değil. Dünya küratörleri, kurumları da paslaşma içinde. Birbirlerini tanıyorlar. Dünyaya açılabilmen için bu kişilerle bağlantı içinde olmalısın.Ve yahut bunun dışında bağımsız olarak hareket etmen gerekir.Şimdi bilgisayar ve internetin yaygınlaşması sonucunda bazı olanaklar var denebilir. Ama yine kurulu bir dolaşım sisteminin içine dâhil olmak bu yolla çok güçtür. Bundan dolayı sanatçı enerjisinin önemli bir bölümünü de işlerinin tanıtımına ayırıyor.

Fatih Balcı: O zaman halen bağımsız bir kişi olabilmek ve ben buradayım diyebilmek için sanatçı kendini ve sistem içindeki durumunu oluşturmak zorunda. Sanatçı sadece söyleyecekleri olan biri değil artık. O söylediklerini oyunun kurallarınca söylemesi gereken bir strateji uzmanı. Bu söyleyeceklerini bile belirliyor. Belki her zaman bir parça öyleydi… Ama…

Şinasi Güneş: Bir de insanlar o kadar yoğun ve hıza ilişkin bir yaşayış içerisindeler ki eğer iyi bir tanıtım olmazsa o sergiye gitmeleri mümkün değil. Bugün birçok galeriyi haftada on ile yirmi kişi izlemeye gidiyor. Onlar sadece yemek içmek, daha dışavurumcu bir biçimde eğlenmek istiyorlar. Zaten izleyiciye bu şekilde de ulaşmak mümkün değil. Küçük yerlerde ilgi daha çok oluyor. Birde bombardıman olayı var. Her yerde bir şey açılıyor.

Fatih Balcı: Tüketim endüstrisinin sonucu bu, yoğunluğuna bir tüketim olamayacağına göre, kısa erimli eylemlerin daha yoğun olarak üretilmesi lazım. Bol miktarda oyalanabileceğin malzeme…
Şinasi Güneş: Bugün bir sanatçının sergi açmanın gerekli olup olmadığını gerçekten düşünmesi gerekiyor.

Fatih Balcı: Gördüğün gibi işin pratiği değişmiş durumda. Sanatçı bunu üzerinde uğraşacağı bir iş gibi görüyor.Bu da çalışmanın iletişim organlarında yer alması için yönlendirilmesi demek.
Çalışma bir hayata ilişkin, bir soruna değil. Kendi varlığına ilişkin, yani medyada görünürlüğün, yayılımının, tüketiminin mümkünlüğü üstüne bir soruna dönüşüyor. Bugün birçok üslubun, tarzın, anlayışın, çoğalmasının nedeni bu. Bunların hiçbir sanatsal ve yaşamsal gerekçesi yok. Tek bir şey yönlendiriyor bunları, dikkat çekme kaygısı. İletişim araçlarının mantığı bunu zorunlu kılıyor. Artık burada bir muhaliflikten, mesafeden, öncü mantıktan söz etmenin imkânı yok.

Şinasi Güneş: Bize dayatılan yaşama biçimlerine ve değerlerine karşı bir mücadele gerekiyor sanırım.

Fatih Balcı: Gözden kaçmaktan, onaylanmamaktan, toplumsal hafızaya dâhil olamamaktan korkuyoruz. Bu riski göze almadan doğru bir şeyler yapmak mümkün değil belki de. Şimdi gördüğümüz sanatçı tipi asla son aşamada tatmin yaşamayacak bir tip. Kendisinin belirli yerlere bağlanması gerektiğinin fakına varanlar kapılarını zorluyor, pencereyi camı kırıyor. İçeri giremezse bir nefret ilişkisine dönüştürüyor bunu. Karalamalar saldırılar. Mesele bana göre içerde veya dışarıda kalma sorunu aslında. Dışarıda kalmanın acısı büyük oluyor genellikle. Ama bir sorun var. Zaten sanatçı dışarıda, yalnız bir kişi değil miydi? Hayır, bu mümkün değil artık. Dışarıda olmak katlanılır bir şey değil. Bugün faklı, muhalif, mesafeli, gizemli olmak içsel bir şey değil, simülatif bir şekilde üretilmiş göstergeler. Halen gerçek sanatın var olduğuna ilişkin bizi ikna etmek için üretilen bir gösteri bu.

Şinasi Güneş: Sanatın insanlara ulaşmasını sağlayacak ara yollar icat etmek lazım. Bu sürece bizden erken giren Amerika’da alternatif medya örgütlenmelerine ilişkin denemeler yapılmıştı. Halen bu medyalar tek taraflı dezenformasyona karşın etkinliklerini sürdürüyorlar. Bu çabalar önümüzde duruyor.

Fatih Balcı: Pazarın dominant yapısı, değerleri, dokulara nüfuz ettikçe, ağrı eşiğinin geçilmesi gibi, hissizleştik. İşte tıkanan nokta burası.

Şinasi Güneş: Tası tarağı toplayıp gitmeyeceğimize göre arayışlara devam.
.

“Takıntı” Uluslararası Audio Video Art Festivali Üzerine

Şinasi Güneş




















Predjac Pajdic



Lucas M.Figueroa


İstanbul Galeri-X’te düzenlenen, Küratörlüğünü Şinasi Güneş ve Gülsün Erbil’in üstlendikleri “Takıntı” (Obsession) Uluslararası Audio - Video Art Festivali 2 - 8 Haziran tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleşti. Festivalde, aralarında Türkiye, İngiltere, Fransa, Almanya, A.B.D, İtalya, İspanya, Hollanda, Japonya, Çin olmak üzere 17 ülkeden 67 sanatçının 2 ila 10 dakika arasında değişen video çalışmaları gösterime sunuldu.

Çin’li sanatçı Deng Da Fei’nin “Uzaylı astronot “adlı performans videosu’nda ayaklarının tersi ile bir yuvarlak bir kütle yürütülüyordu. Sanatçı kent meydanında dakikalarca bu zorlu yürüyüşü sürdürüyordu.

Alman Sanatçı Najda Schrade’nin “Ombra Mai Fu “isimli videosu klasik müzik eşliğinde bir erkeğin yavaş bir şekilde traş edilmesinden oluşuyordu.

Alman sanatçılar Sylvia Winkler & Stephan Koeperl ikilisi dünyanın bir çok yerinde yaptıkları performans videoları ile tanınıyorlardı.
Sylvia Winkler & Stephan Koeperl’in “Metro Mexico”sunda ise metro’da sanatçılar insanlara 5 pezo dağıtıyorlar. Sanatçılar günlük hayattaki para vermeye yönelik olan algılamayı tersine çeviriyorlardı.
İtalyan sanatçı Valentina Brandolini “Anne” İsimli videosunda anne ve kız yer değiştiriyor, ensest bir ilişki oluşturuyorlardı. Bu video çalışması tabuları zorlaması ile oldukça dikkati çekti.

İtalyan sanatçı Werther Germondari’nin “Ofis” isimli performans çalışmasında;
Sandalye üzerinde sürekli dönen sanatçı, sandalye’nin ayağını kameraya alıyor, aynı
zamanda da kendiside kameraya alınıyordu. Gözetleyen ve gözetlenen’de gözetiliyordu bu video performans’da..

İtalyan sanatçı Alberto Magrin’in “Mary'nin Evi” video’su belkide festivalin en yalın ve romantik videosu idi. Romantik bir müzik eşliğinde bir ada’ya doğru ulaşmaya çalışan fakat hep yerinde yüzen bir erkek figürü izleyenleri adeta büyüledi.

Türk sanatçı Vicdan Nalbur Taşdemir’in, “Oyuncak, oyun, illüzyon, sahne”isimli videosu bir bebek fabrikasında çekilmiş görüntülerden oluşuyordu.

“Takıntı” Uluslararası Audio Video Art Festivali, dış dünyadaki video art ürünlerinin toplu bir şekilde Türk sanat izleyicisine ulaşmasını sağlayarak video sanatı bağlamında bir başlangıç oluşturdu denilebilir. Dış dünyadaki üretimler ile mukayese edilen türk video sanatının kritize edilmesine vesile oldu.

Festival ile ilgili bilgi için;
http://www.simulasyon.net/obsession/participants/index.htm

Plajın Altında Kaldırım Taşları

Şinasi Güneş














Palastine_Şinasi Güneş


“Filistin” isimli çalışma.
Çoğaltılmış kibritler üzerinde Filistinli taş atan çocukların fotoğrafları. Amerika’dan yana olanlar yada olmayanlar.
Yeni dünya düzeninin siyasallaşmış bir ifadesi.
68’li yıllarda Fransız öğrenciler tarafından fırlatılan taşlar.
Filistinli çocuklar tarafından yaratıcı bir mücadele aracı.
Batı’ya karşı geliştirilmiş doğal ilkel bir savunma yöntemi.
Batı batılılaştırdığı oranında varolabilmekte.
Üçüncü dünya tarafından reddedilen batı temelli teknolojik gelişme.
Batı’nın başarısızlığı.
Üçüncü dünyayı idare etmenin yeni yöntemi
Gerilla savaşları ,diktatörlükler ve birtakım karışıklıklar.
Batı’da açığa çıkan çatlaklar.
Göstergeler: İran, Irak, Libya, Filistin ve Afganistan…

Filistinli çocuklar ile birlikte taş atan Edward Said’e göre;
Avrupa kültürü kendi gelişimini ve meşruiyetini bir “öteki ” geliştirerek sağlar. Bu “öteki” kendi uygarlığının dışında kalan üçüncü dünya ülkeleridir. Batı emperyalizmi ve üçüncü dünya ulusçuluğu birbirini besliyor. Batı’nın oryantalizmine karşı Doğu’nun değerlerini körü körüne yüceltme girişimi.*

Siyasi-ideolojik yaklaşımlı “ Filistin ”çalışmasının tersine bir okuma: “Damla ”
Plajın günlük hayattaki işlevine dair bir açımlama.
Sadomazoşist, fetişist ,trajik birtakım görüntüler onlarca büyüteçli camın arkasında.
Freudien bir yaklaşımla yaşadığımız dünyanın arketipi.

Jean Baudrillard’ın ifadesiyle;
“Vücudun gerçeği arzudur. Bir gereksinim olan arzu gösterilemez. En aşırı bir gösteri bile onu bir yokluk olarak sunacak ve sansür edecektir. Tüm “tüketim” alanı erotizm etkisi altındadır.”**


“Video-art Works I ”
11 adet video-art çalışması.
Yer yer 8 mm.lik filmler.
Genel geçer algılanan görüntülerden, sosyolojik ve siyasal örgülü ironik mizahsenler, görünmeyen görünenler.
“Biçim Üreten” Kaleideskopik görüntülerden oluşan biçimsel sanat üretim makinesi.
“Şeytan Uçurtması” Militarizm eleştirisi.
“ Welat ” Asimilasyon. Kürtçe isimleri art arda okuyan bir portre.
Kimlik-kültür problemi.
“Şeffaf Ben” Figür transformasyonu.
Arka fonda 8mm’lik bir denizaltı filmi, önde bir insan yüzü ve gölgesi.
“İmpotans” Erekte olamama hali. Klozete düşmüş bir prezervatif.
“Bugünlerde” 70’li yıllarda çekilmiş amatör 8mm’lik aile filmine entegre edilmiş söylemler ile bugünkü yaşamsal dizgeye eleştirel bir bakış.
“Nikah” Evlilik kavramının sorgulanması.
8mm’lik bir nikah filmini yabancılaştıran dilbilimsel birtakım mikrofonik sesler.
“Görünmeyen Görünen” Metafizik görüntüler.Diamanda Galas’ın satanist müziği.
“Baş aşağı” Çocukların yarattığı cinnet duygusu.Adeta kapitalizmin simülasyonu.Çocuklarda oluşan güdümlü yaratıcılık ve oyun kavramı.
“Gözetleme” Şeffaflaşma.Gözetleyenin gözetlenmesi.
“Androjen” Kadın ve erkek kimliğinin ters yüz oluşu.
Boks yapan kadınlardan oluşan 8 mm’lik bir filmin önünde sürekli kameraya
öpücükler gönderen bir maganda.

“Video-art Works II”
Video Art simülasyonu olarak betimlediğim çalışmalar dizisinin bir bölümü.
11 adet video-art çalışması
Ağırlıklı olarak özel ses efektleri ve elektronik müzik.
8mm’lik makara filmler.
.
“Yanma” 8 mm’lik bir film karesinin yanma esnasındaki görüntüler.
“Ayak Ucu” Şişli –Taksim arasındaki yürüyüşte ayak ucu.
“Panolar” İstanbul’un muhtelif yerlerinde çekilmiş sosyolojik göndermeler içeren panolar.
“Cinnet”
Bir kedinin buhranı.
“Parçalanmalar I” Bir insan yüzünün dönüştürülmesi.
“Balıklar Su İçer mi?” Fes ve oltalardan oluşan bir enstalasyon çalışmasının görüntülenmesi.
“Parçalanmalar II” Bir tuval resminin parçalanması.
“Asıl” Plaklar ile içerdikleri arasındaki ilişkiler.
“Kabarcık” Endüstriyel bir kazanın olay sanatı haline getirilmesi.
“Fransız Kültür Merkezi” Fransız Kültür Merkezi tuvaletindeki duvar yazılarının görüntülenmesi.
“Çürüyüş” Eski bir 8mm’lik bir Şarlo filminde, suçlu ile polis arasındaki ilişkinin dönüştürülmesi

Bir yok oluş estetiği: “Simülasyon IV” ve “Simülasyon VIII”
Enstalasyonun tuval sanatına dönüşümü.
Maddesel olanın sadece görsel olarak kavranan haline gelmesi.
Dokunsal olarak kavranamayan tuval resminin gerçekliğinin yok olması.
Enstalasyon simülasyonu sonucunda oluşan üretimlerin enflasyonu.
Yok oluş, ölüm…..
Ardından gelen yeni algılama düzenekleri
Anlamayı anlamak (Anlam yorumlanması-Hermeneutik) üzerine inşa edilen çalışmalar .


* Edward Said, “Kültür ve Emperyalizm”, Hil Yayınları, İstanbul, 1998
** Jean Baudrillard “Metinler ve Söyleşiler”, D. E. Ü. G. S. F., İzmir, 1988

Mail Art


















Şinasi Güneş_Türkiye'den Mail Art














Şinasi Güneş_Dada













Şinasi Güneş_Damga



















Şinasi Güneş_Yolculuk


Şinasi Güneş

Posta sanatı, yaratıcı olan herkesin katılabileceği uluslararası bir ağdır. Mail Art bir deney, dışavurum, işbirliği, iletişim, özgürlük ve eğlence sanatıdır. Mektup ile yollanabilen herhangi bir sanat objesi Mail Art’ın ilgi alanına giriyor. El yapımı kartpostallar, fotokopiler, bilgisayar baskıları, kolajlar, resimler, çizimler, çeşitli nesneler, kısaca istediğiniz her şey... Gönderilen her türlü Mail Art objeleri elemeye tabi olmadan sergilenirler. Yapıtlar satılık değildir. Geri gönderilmezler. Fakat tüm katılımcılara fotoğraf ve sanatçı listesi gibi dökümanlar yollanır. Mail Art, sanatı tüketici zihniyetinden ve galeri monopolinden arındırmayı hedefleyen bir sanat hareketi olarak tanımlanır. "İnternet öncesi" yıllarında, Fluxus ve New York Correspondence School gibi avant-garde gruplar sayesinde yaygınlaştı ve artık tüm dünyada 50'den fazla ülkede binlerce insan tarafından icra ediliyor.

Mail Art gücünü sansüre uğramamasından alıyor.Yaratıcı yönü olan herkes her türlü çalışma ile katılabilyor. Bu durum korkunç bir özgürlük sağlıyor. Çizgi dışı, uyum sorunu yaşayan zorlayıcı çalışmaların dolaşıma girmesini sağlıyor. Şu an sanattaki tekrar sorunundan kurtulmak için yıkıcı anarşizan yaklaşımlara ihtiyaç var. Mail Art bu tip çalışmaları içine alıyor. Mail Art’ın tazeliği ve samimiyeti var. Mail Art yaratıcı bireyi kendine doğru çeken bağlayan bir hareket. O kadar hızlı o ağın içerisine giriyorsunuz ki, bir daha çıkabilmek çok zor. Sanatın özünde iletişim var. Mail Art’ın iletişime son derece yatkın bir hareket ve performans aracı olması Mail Art yaratıcılarına müthiş bir ifade ve özgürlük olanağı sağlıyor. Mail Art gittikçe büyüyen, açılan, genişleyen sizi saran kuşatan bir ağ...
20.yüzyılın başında Fütüristler, Sürrealister, Dadalar bazı Mail Art tekniklerini kullandılar.Dada sanatı felsefesi birçok Mail Art örneği ile yayılmıştır. Dadaizm ve Merz kolaj, damga, tipografi gibi teknikleri kullanmıştır. Zaten Dada sanat karşıtı bir hareketti. Siyasal bir başkaldırı sanatıydı.Fluxus güzel sanatların dışında başladı.Ve bu hareket artistik geçmişi olmayan insanları içeriyordu. Fluxus Mail Art’ı etkiledi. Fluxus sadece teknik ve ideolojik yönüyle değil doğasıyla da Mail Art’ı etkiledi. Çizgi dışı ilginç bir girişim 1960’larda Mail Art’ın babası olarak bilinen Ray Johnson’dan gelir. Bu dönemde Ray Johnson, kendi mektup okulunu kurar. Mail Art sosyo kültürel ve politikdir. Cinsellik, ekoloji, teknoloji, feminism gibi konularda karşı duruşuyla vardır. Kapitalizm karşıtı çalışmalar sık sık kullanılır. Mail Art 1970’lerin başında, performans, video gibi diğer medialar ve Eart Art ile birlikte çıktı.Tüm bunlar varolan galeri sisteminden sıyrılma arzusu içinde olan karşı kültürel bir retorik ortasında şekillenmiştir. Bazı yönlerden diğer mediaların başaramadığını başarmıştır. Bugün yeni media işleri büyük galeriler ve müze sergilerinde düzenli bir şekilde görülmektedir. Bununla beraber bir çok Mail Art sanatçısı dominant sanat enstitülerinin dışında kalmaktadırlar. Onların çalışmaları bir çeşit Anti Art’tır. Onlar kendilerini kasıtlı alternatif bir gettonun içinde görmektedirler. Bu getto geniş ticari galeri ve müze sistemine meydan okumayı niyet etmektedir. Henüz Mail Art ağı çağdaş sanat dünyası gibi gelişmemiştir. Mail’in ve sanatın birleşimi, tek konseptüel ve estetik başkaldırıya sahip yeni enstitü yapılarına başkaldırmaktadır.
Mail Art güncel sanatların demokratik bir şeklidir. Galeri ve klasik sanat yapıtlarına ihtiyaç duymayan yanı ile her zaman alternatiftir. Mail Art’ın yeni konseptler ve iddaalar kaynağı olması önemlidir ki global dünyanın renkli insanları arasında bir çok yolla kominikasyon sağlar. Bugünü değerlendirdiğimizde;Telekominikasyon için yeni medya ve tekniklerinin hızla gelişmesi yeni oluşan globalizasyon ve enformasyon akımı Mail Art’ın gelişimini etkiledi. Network aktivitesinin yeni formları, kominikasyon ve Mail Art’ın yeni konseptleri yaratılıyor. Gelecekte Mail Art konusunda yeni bir saha oluşacaktır. Şu an Mail Art’a dair çalışmalar yaygın olarak internet ortamında hiçbir ticari beklenti olamadan yer almaktadır. Bunun dışında daha çok Mail Art’ın dolaşımı galeri monopolünün dışında tezahür etmektedir. Bu nedenle de alternatif bir harekettir.
Bugün network sayesinde sanatın direkt değiş tokuşu arttı. Farklı ülkelerden sanatçılar arasındaki fikir ve informasyonun paylaşımı, kominikasyon ağının hız kazanmasına neden oldu. İnternet teknolojisi gelişmiş ülkelerin bir unsuru....
Mail Art’ın çoğulcu demokratik yapısı ve de ticari kaygıdan uzak olan bir hareket olması yapıtların elemeye tabi tutulmamasının başlıca sebebidir. Mail art genellikle yaratıcı iletişimde fantastik bir saha sağlamaktadır. Ve herhangi bir ticari şemadan uzaktır. Mail Art’ı kullanan bazı network liderleri bugün Mail Art’ı katılımcıların seçildiği, para istenilen satış için değerin arttırıldığı bienaller vasıtası ile dolaşıma sokmaktadırlar. Mail Art bütün bunlara rağmen şanslı, çılgın ayrıcalıklı bir durum teşkil etmektedir. Bu problem genellikle aynıdır. Gerçek Mail Art’ı gerçek olmayandan ayırmak gereklidir. Burada, Lon Spiegelmann’ın eski çağrısını hatırlamak gerekir. Lon Spiegelmann;”Para ile Mail Art’ı karıştırmayın” ve ”Mail Art”ı geleneklere karşı olan bir yapılanma içinde kullanın” der.
Mail Art, sanatçı pulları, plastik mühürler, kopya sanatı, kolaj, sanatsal kitap çalışmaları, görsel ve somut şiirler, elle yapılmış kağıt çalışmaları, zin’ler, düzyazılar ve tipografiler, materyaller ve objeler, fotoğraflar, taslaklardan oluşur. Mail Art sınırsız özgürlük ve tüm dünyada insan haklarını savunur. Zihinlerdeki özgürlük savaşına yardım eder.Mail Art bir anahtardır. Çağımız sanatçılarının yabancılaşmasını azaltacak bir harekettir.

Mail Art Siteleri
http://www.simulasyon.net/watch/index.htm
http://kiyotei.blogspot.com/
http://www.fripsmailart.blogspot.com/
http://digitalmailart.blogspot.com/
http://a1mailart.blogspot.com/
http://www.mailart.com.ar/menu.htm
http://mailxart.blogspot.com/
http://thomaslowetaylor.blogspot.com/
http://sghinismus.blogspot.com/
http://frogandtoadswildride.blogspot.com/
http://www.art.net/%7Ekiyotei/mailart/docs.html

Kavramsal Sanat Bağlamında Seramik Sanatı

Şinasi Güneş


















Şeyma Reisoğlu Nalça, Denemeler I… olsun diye1987, SeramikGünümüz Sanatçıları 8. İstanbul Sergisi


Türkiye'de şu ana kadar kavramsal sanat bağlamında seramik sanatına yönelik ciddi bir yaklaşım oluşmamıştır. Bunun bir nedeni malzemenin dekoratif yanı bir diğeri ise seramiğin ticari piyasaya uygunluğu olabilir.Düşünsel sanat bağlamına yakın olarak çalışmış yada çalışan sanatçılardan dikkatimi çekenler şunlar;Güngör Güner'in düğümlerden oluşan seramik heykelleri.İlgi Adalan'ın dokunma hissini veren seramik formları.Bu çalışmalarda kavramsal yaklaşımlı çabaların olduğunu görüyoruz.Bu konuda en ciddi yaklaşımda Şeyma Reisoğlu Nalça bulunmuştur. Nalça'nın mekansal etkideki soyut heykelleri ile enstalasyonları düşünüldüğünde kavramsal sanat bağlamı geleneği ile paralellikler kurulabilir.16.Günümüz Sanatçıları sergisinde Jüri özel ödülü alan Tuba Ersen'in Kimlik adlı çalışması bence seramik malzemesiile yapılmış kavramsal sanat bağlamında en uygun işlerden birisi. Tarihi para kalıbı ve para dökümlerinden oluşan enstalasyon'da malzema ham haliyle kullanılmıştır.Malzemenin klasik kavramsal sanat geleneğine uygunluğu açısından ham haliyle kullanılması çok önemli. Aksi halde çalışma dekoratif hale geliyor. Ve ortaya çıkan biçimsel sanat çalışması oluyor. Bu konu ile ilgili Türkiye'de çok fazla sözün söylendiğini düşünmüyorum.Geçmişte bu konu ara sıra tartışma konusu haline gelmiştir.

Çocukların Karnı


Ne zaman Saint –Exupery’in Küçük Prens isimli kitabını bir yerde görsem şu cümleyi anımsarım.
“Gerçeğin Mayası gözle görülmez,insan ancak yüreğiyle baktığı zaman görebilir.”
Çocuk tekildir ve özgürlük ister.

Çocuk yaşama dair enerjisi, o hafifliği, duyumsaması, duyumsatması ile vardır.
Resim, çocuğun çocuk olabileceği coşkuyu ve neşeyi yaşatabileceği bir ortam sunmaktadır.
Sezgi ve düş gücünün gelişmesine, yaşama dair aşkın ve düşüncenin yaratıcı bir nitelik kazanmasına neden olmaktadır.

Bunun en güzel örneklerinden birisi üç yıldır Beyoğlu Çocuk ve Gençlik Merkezinde sürdürülen atölye çalışmasıdır.

“Sokaktan Atölyeye” Sergisi ile başlayan bu sergiler zinciri bugün analitik yaklaşımları ile
Türkiye’deki çocuk üretimlerindeki bakış açısının değişmesinde çok ciddi ölçüde katkıda bulunmuştur.Yine bu sergiler, çocuk sergilerinin sadece spontan-ekspressif bir oluşuma dayalı olmadığını, düşünsel ağırlıklı sergilerinde olabileceğini tanıtlamıştır.

Yedici sergi olma özelliğini taşıyan “Çocukların Karnı”nda sempatik,eğlenceli bir atmosfer oluşturuldu. Çocukların yemek yedikten sonraki olumlu motivasyonu baz alındı.

Bu proje İstanbul Valiliği İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü Beyoğlu 75. Yıl Çocuk ve Gençlik Merkezi’nin İstanbul Yapı Kredi Kültür Merkezi ile İşbirliği sonucunda organize edildi. Beyoğlu Çocuk ve Gençlik Merkezi’nde üç yıldan beri sürdürülen plastik sanatlar atölyesine devam eden çocukların katılımıyla gerçekleştirildi. Sanatçı Şinasi Güneş ve Christiane Chaponnière tarafından yürütülen bu atölye çalışması, Beyoğlu semtinde yaşayan ve sokakta kağıt mendil, çiçek, kartpostal vs. satarak geçimini sağlayan çocukların ben duygularının gelişmesini sağlayan etkinliklerden sadece bir tanesidir.

Yapı Kredi Kültür Merkezi’nde 9-18 Haziran tarihleri arasında “Çocukların Karnı” projesi bu atölyeye devam eden 15 çocuğun (Mesut Eroğlu, Ruken Timurtaş, Fatma Taylan, Ferhat Aktaş, Leyla Demir,Mürşide Demir, Harun Kılıç, Zeynep Kılıç, Kadriye Kılıç, Binevş Sain, Aysel Avağ, Recep Avağ, Nurhan Gök, Şahabettin Aktaş, Zeynep Eroğlu) katılımıyla beş çalışma seansında gerçekleştirilmiştir.

Öncelikle çocuklar tok veya aç bir çocuk karnının resmini çizdiler daha sonra aç ve tok bir karnın guruldamaları kayıt edildi. Harika meyveler,leziz tatlılar ve yemekler yenildikten sonra bunların hayalleri resimlendi. Resimler ve teyp kayıtları ile insanın hoş ve güzel duyguları ön plana çıkartıldı. Kalın kartonlardan yapılan çocuk figürlerinin karnına, çocuklar tarafından yenilen yiyeceklerin iki ve üç boyutlu olmak üzere çalışmaları eklendi. Bu arada yiyecek resimleri tişörtlere baskı olacak şekilde transfer edildi.Çocuklar resimli tişörtleri üzerlerine giydiler ve böylelikle üretimlerini direkt olarak hayata geçirmiş oldular. Ayrıca tişörtler sergilendi.
Bunun yanı sıra sergi esnasındaki karın ve yemek gürültülerinden oluşan sesler galeriyi kuşattı. Bu projeyi içeren bir filmde sergi esnasında gösterime sunularak izleyici ile buluşturuldu.

Bu çalışmalar 3-12 Temmuz tarihleri arasında Yapı Kredi Kültür Merkezi Kazım Taşkent Sanat Galerisi fuayesinde sergilendi..
“Çocukların Karnı “oyunsu kurgusu ile çocuğu çocuğun gözleriyle yakalayan, çocuğun baktığı o ufuk çizgisinde duran bir sergi...
Şinasi Güneş
2003

Not: Bu yazı 2003’de Yapı Kredi Kültür Merkezi’nde gerçekleşen “Çocukların Karnı” Sergisinin katolog yazısı olarak yayınlanmıştır.